ISDS(International Sheep Dog Society) Üyesi, Üye No: 25828

A Dog Story - 2010.03.03

Vallahi benim suçum değil!

İstanbul’da kış mevsiminin adının hakkını verdiği günlerdi ve zemheri sözcüğü henüz lügatlerden silinmemişti.

Beyaz, puslu bir havada uyandım o gün. Babamın çıraklığını yaptığım bakkaldan dönüyorum. Eve sıcak ekmek yetiştireceğim. Küçüğüm, okula başlamadım henüz. Altı tanesi yolumu çevirdi, korkudan titrediğimi hatırlıyorum. Dokunmadılar neyse ki. Çığlıklarımdan ve camdan haykıran yaşlı teyzenin soprano sesinden ürkmüş olacaklar.

Sonrası korku filmi… Ne zaman yolda onlardan biriyle karşılaşsam, kaldırımın öte tarafına geçtim, yolumu değiştirdim, tenha sokaklara giremez oldum. Uzaklardan seslerini duysam, “eve biraz geç gitsem de olur” deyip, gezmelere çıktım…

Ama peşimi bırakmıyorlardı… Evde de rahat değildim! En büyük keyfim sabahtan akşama Jules Verne okuyup, TV izlemekti… Ama ekrandakiler, benim etrafımı saranlardan çok farklıydı.

Yalnız Kovboy, atına atladığı gibi düşerdi Dalton’ların peşine. Her seferinde yakalardı da; Joe, Jack, William ve Avarel kardeşleri. Ama bazı bölümler uzun sürerdi, “to be continued” yazısını görmek, “maceranın devamı haftaya kaldı” demekti. Sinirlenirdim çünkü bu gecikmenin müsebbibi mutlaka “Ran Tan Plan” olurdu. Çünkü yaşlı Şerif uyuklamış, o da yine yapmıştı, yapacağını.
Ah be Ran Tan Plan, nezarethane kilidinin anahtarı Joe’ya verilir mi hiç? Morris’in ünlü karakteri Red Kit, ben ne kadar kızsam da Ran Tan Plan’ı ayırmazdı yanından, bizdeki adıyla Rin Tin Tin’i. Sevimliydi ve çok oburdu kerata…

İlkokul müfredatında yoktu ama evde coğrafya dersleri başlamıştı benim için. Jules Verne sadece adını duymadığım ülkelere değil, okyanusa ve hatta uzay yolculuklarına çıkarıyordu beni. Bir diğer coğrafya öğretmenim de TinTin’di. TinTin’in (TenTen) gezmediği ülke kalmadı. Herge’in genç gazeteci karakteri en azılı suçluları, hiç güç kullanmadan zekâsıyla alt ediyordu. En büyük yardımcısı ise tabii ki aynı zamanda en sadık dostu olan Milou idi. Çoğu insandan daha akıllı olan Milou (bizdeki adıyla Fındık, Boncuk) bir Wire Fox Terrier’di ve ben henüz ileride bir gazeteci olacağımı bilmiyordum…

Coğrafya dersi olur da tarih dersi olmaz mı? En baştan söyleyeyim; Romalılar kalleşti. Ama zalim Roma’nın binlerce asker ve en güçlü silahları varsa, kahraman Galyalıların da iksiri vardı. Bir yudum iksirle Asterix ve Obelix’in (Oburiks) yenemeyeceği ordu yoktu. Tabii onların da en büyük yardımcısı bir köpekti: Idefix… Hem akıllı, hem de sevimliydi.

Sihirli ekran onlarla doluydu… Jetgiller’in Astro’suyla uzayı geziyor, tembel Pluto’yla pinekliyor, amatör mühendis Goofy ile türlü şapşallıklar yapıyordum.

Büyüdüğümü sandığım yıllardı. Back to The Future (Geleceğe Dönüş) serisi, insanoğlunun en büyük düşlerinden birini anlatıyordu: Zaman yolculuğu. Deli/dahi Profesör Dr. Brown’ın icadıyla (DeLorean Zaman Makinesi) ilk zaman yolculuğunu kim yapıyordu hatırladınız mı? Marty Mcfly (J. Fox) dediğinizi duyuyorum sanki! Yanılıyorsunuz.
İlk yolcunun adı, meşhur izafiyet kuramıyla zaman yolculuğunun mümkün olabileceğini kanıtlayan adama bir teşekkürdü adeta: Einstein… Sheepdog kırması bu beyaz tüy yumağı aynı zamanda insanoğlunun bir başka düşünü gerçek kılan atasına da zaman tünelinden selam çakıyordu.

Soğuk Savaş yılları, sadece nükleer bomba ve casus yetiştirme yarışından ibaret değildi. En güçlüyü belirleyecek olan; fezaya ilk kimin çıkacağıydı ve hem ABD hem de Sovyetler yüzlerce deneme gerçekleştirmişti. 3 Kasım 1957 ise birçok insan için sıradan bir gündü. Ama “onlar” için değil.
Ruslar, bizim “Ekim Devrimi” dediğimiz ama Gregoryen takvime göre Ekim, Miladi takvime göreyse 7 Kasım olan Devrim’in 40. yıldönümünü kutlamak için uzaya bir araç göndereceklerdi. Einstein’ın hiç tanımadığı bir akrabası olan Laika da işte o gün Sputnik2 uzay aracıyla dünya yörüngesinde seyahat eden ilk canlı unvanını kazanmıştı. Yani hemşerisi Yuri Gagarin’den tam dört yıl önce…
Aslında bir köpek cinsi olan Laika’nın gerçek adı ise “Kudryavka” idi. Yani: Küçük kıvırcık… Belki Kıvırcık, Sputnik2’den sağ olarak çıkamadı (Yıldönümüne yetişmesi için iş aceleye getirilmiş ve Laika oksijen yetersizliğinden ölmüştü) ama cansız bedeni insanoğluna “yapabilirsiniz” der gibiydi…

Beyaz perde beni öylesine içine çekmişti ki; dünyaya geliş amacımın kötüleri cezalandırmak olduğuna inanmıştım. Gülmeyin; ciddiydim. Polis Koleji sınavlarına girdim! Şimdi gülebilirsiniz; kazanamadım… Ama olsundu… Benim yapamadığımı, Dedektif Dooley (James Belushi) yapıyordu K-9’da. Evet Dooley çok yetenekli bir polisti ama bedenini bir mermiye siper ederek onu son anda ölümden kurtaran, Jerry Lee idi.
İtiraf edin! Siz de bir an için; ameliyat masasında hareketsiz yatan Jerry Lee’nin öldüğünü ve bir daha asla yavuklusu Kaniş’le birlikte olamayacağını düşündünüz değil mi? Dedektif Dooley ağlamamıştı, gözüne bir şey kaçmıştı!

İlkokulun o hiç bitmesin istediğim yaz tatillerinden birindeyim. Bir marangoz kiracımız var, yanında çıraklık yapıyorum. Aklım haftalık yevmiyemde. Cumartesi bir haftam dolacak ve ben yevmiyemi alacağım: Tahta kılıç… Marangozdan ilk yevmiyemi başarıyla alıyorum ve o an ilk istifamı sunuyorum ilk resmi işverenime…
Üniversite’nin devasa kütüphanesinde karanlık, kitap kokan koridorlarında dolaşıyorum. Her kitabını 3-4 kez okuduğum, bazısını ezbere bildiğim Ferhan Şensoy her daim “ondan” bahsediyor.
Anton Çehov’u arıyorum raflarda. Tiyatroya merak saldığımdan değil, Ferhan ustayı dahi kendisine hayran bırakan bu adam kim olabilir, öğrenmek istiyorum. Ve işte karşımda Çehov. Raftaki ilk kitabı alıyorum: Marangozun Köpeği Kaştanka… Bir gün sahibini kaybeden bir köpeğin, acınacak bir haldeyken sirkte gösteriler yapan bir palyaço tarafından bulunmasıyla başlayan hikaye beni üniversiteden daha renkli bir aleme davet ediyor. Kaştanka ile kayboluyorum, onunla buluyorum kaybettiklerimi.
Çok sonraları öğreniyorum komedyanın büyük ustası Çehov’un çocukluğunda babasının yanında bakkal çıraklığı yaptığını… Ve bir Rus mizah dergisinde şu absürt soruyu sorduğunu: “Beni kovalayan 30 köpeğin 7 tanesi beyaz, 8 tanesi boz, geri kalanı siyahtı. Bacaklarımdan hangisi ısırıldı, sağ mı yoksa sol mu?”

Evdeyim. Arkadaşlarım ders kaçırmama telaşında, bense film keyfi yapıyorum. Smoke’ta Harvey Keitel oynuyor; Augustus ‘Auggie’ Wren’i. Kitap çalan bir çocuğun peşinden koşarken, yalnızlıkların içinden geçiyor Auggie. Kendimi yalnız hissediyorum 7 metrekarelik odamda. Böyle tanıştım Smoke’u yazan Paul Auster’la.
Kütüphaneye koştum. “Timbuktu” elimdeydi. Mr. Bones’un (Bay Kemik) gözünden insanları, dünyayı anlatıyordu Auster. Bir sigara yaktım elbet, fonda Tom Waits söylüyor: Innocent When You Dream…

Alejandro Gonzalez Inarritu, Babil’den önce “anlatmaya” başlamıştı “anlaşamamayı” Amores Perros’la. Paramparça Aşklar ve Köpekler, insan ruhunu lime lime eden aşkları ve insanların vahşi köpeklerden daha saldırgan olabildiğini söylüyordu bana. Hırçın bakışlı bir Rottweiler sahibi için neler yapabilirdi? Ve o köpeğin vücudundan sızan bir damla kan, ruhumuzu temizleyebilir miydi?

“A Spike Lee Joint” cümlesiyle başlıyordu “25’inci Saat”. Kendi halinde bir uyuşturucu satıcısı karakteri canlandıran Edward Norton (Monty), çevresini sarmalayan kalabalığın sahteliğini ayna karşısındaki meşhur yüzleşmesiyle anlatıyordu bana.
11 Eylül’e göndermelerle dolu olan filmde Norton’un tek sadık dostu, sokakta ölmek üzereyken kurtadığı Doyle idi. Muhtemelen bir köpek dövüşünde yaralanan ve fena halde hırpalanan -sokaklarda hırpalanan Monty gibi- Doyle ilk anda Monty’yi ısırmaya kalksa da sonradan onun en yakın arkadaşı oluyordu. Sevgilisinden bile!

Sadakati, sevgiyi, sabretmeyi, beklemeyi bir köpek öğretebilir mi insanoğluna? Evet. Bugünlerde adını sıkça duyuyorsunuz Hachiko’nun. Cengiz Semercioğlu’nun Hürriyet’teki yazısından anlatalım Hachiko’nun hikayesini:

“1924 yılında Tokyo Üniversitesi'nde görev yapan Japon profesör Hidesaburo Ueno, küçük bir köpek yavrusu edindi kendine. Profesör Ueno, Japonca'da “sekiz tane” anlamına gelen Hachiko adını koydu köpeğine... Beraberliklerinin sadece bir yıl süreceğini bilmiyordu. Ama o bir yılda dünya tarihine geçecek, kitaplara, filmlere konu olacak bir ilişki yaşadılar.

Safkan Akita cinsi beyaz bir erkek köpek olan Hachiko, her sabah üniversiteye gitmek için evden metroya yürüyen sahibine eşlik etti... Metronun dış kapısına kadar getirdiği sahibini uğurladıktan sonra da eve döndü. Çok geçmeden bir akşam üniversite dönüşünde metronun çıkışında Hachiko'yu kendisini beklerken gördü profesör ve çok şaşırdı.

Bu akıllı köpek sahibinin akşam eve dönüş saatlerini hesaplayarak ve aynı yolu kullanacağını düşünerek metronun önüne gitmişti. Ondan sonraki bir yıl boyunca her sabah sahibini metroya kadar götürdü, her akşam iş çıkışında da metronun önünde karşıladı Hachiko... Hiç saatini şaşırmadı... Ama bir akşam metrodan çıkmadı profesör, gözleri metronun kapısında gece boyunca bekledi Hachiko.

Bir sonraki akşam yine yoktu profesör...
Üçüncü akşam metrodan yine çıkmadı...
Dördüncü, beşinci akşam yok yok...

Üniversitede kalp krizi geçirip ölmüştü profesör.
Hachiko her akşam sahibim metrodan çıkacak diye inatla bekledi. Haftalar, aylar boyunca her akşam Tokyo metrosunun Shibuya istasyonun kapısına gitti... Tam 10 yıl boyunca... 12 yaşındayken metronun kapısında öldü Hachiko... Bugün Tokyo'ya gidenler Shibuya istasyonun kapısında yukarıda fotoğrafını gördüğünüz heykelle karşılaşır. İşte o Hachiko'dur... Japonlar, sadakat ve insan-hayvan ilişkisinin sembolü olarak ölümünden hemen sonra diktiler bu heykeli...”

Bir hayvanı neden severiz? Bunu sordum kendime. Elbette yaradılanı severiz, yaradandan ötürü. Amma ve lakin onları daha çok seviyorum. Neden? İnsanoğlunun tarihiyle bu kadar haşır neşir olmuş başka bir canlı var mı yeryüzünde? Bizden önce uzaya giden, insanı kendisinden daha çok seven bir canlı? Filmlere, kitaplara bu kadar konu olan başka bir canlı?

Bana kitaplarım ve filmlerim sevdirdi Hachiko’yu, Goofy’yi, Idefix’i ve diğerlerini. Peki, hala korkuyor muyum onlardan? Bazen evet. Ama o kuyruk sallamaları yok mu!

Hav, hav…

Osman Karacalı
03.03.2010

 

BaşaDön